![]() |
|
|
Behçet NECATİGİL Biyografi Okadar da şanslı değilsiniz, bu bilgiyi sizden önce 45 kişi öğrendi :) Behçet NECATİGİL Biyografi Bu Bilginin Kategorisi : BiyografiBehçet NECATİGİL 16 Nisan 1916da İstanbul Fatihte doğan Necatigil¸ilkokula 1923te Beşiktaş Cevri Usta Mektebinde başladı. Son sınıfı Kastamonuda Erkek Muallim Tatbikat Mektebinde tamamladı (1927). Kastamonu Lisesinde başladığı ortaöğrenimini, hastalığı nedeniyle burada sürdüremedi, 1931de Kabataş Lisesine kaydoldu. 1936da aynı lisenin edebiyat kolunu birincilikle bitirdi. Necatigil, edebiyata ilgisini, yönelişini şöyle anlatır: Yazı sanatıyla meşgul olmaya başlamam, birçok arkadaşlarda olduğu gibi ilkokul sıralarına kadar gidiyor. 17.10.1927 tarihinden itibaren kendim için, bir eser-i cedit kağıdını El Marifet matbaasında doldurarak Küçük Muharrir isimli haftalık bir gazete çıkartmaya başladım. Abonesi arkadaş ve bildiklere meccanen olan bu imtiyazsız gazete, 14. sayısı ile birinci cildini kapamış ve iki yıllık bir tatilden sonra 20 Haziran 1932den itibaren ikinci cildine başlamış ve 12 sayı daha çıkmıştı. 1931-33 arası, Akşam gazetesinin haftalık çocuk dünyası sahifesinde Küçük Muharrir imzasıyla manzum, mensur hikaye, fıkra, şiir bir sürü yazı neşrettim. İskender Fahrettin merhum, telif hakkı olarak her yazıma bir kutu bonbon veya bir büyük paket çikolata verirdi. Bu çocukluk heves ve faaliyetleri, 1933te liseye geçmemle birdenbire bir değişiklik geçirdi. Necip Fazılı ve Yedi Meşale şairlerini keşfettim. Lise yılları onun için edebiyata asıl başlangıç yıllarıdır. Önünü ise Yaşar Nabi açar: Varlık çıkıyordu. Onuncu sınıfta idim. Birkaç şiirimi bir mektupla (6 Şubat 1935) Yaşar Nabi Nayıra gönderdim. Bana uzunca bir mektup yazıp düşüncelerini bildirmek ve yolladığım üç şiirden bir tanesinin, dergisinde çıkacağını haber vermek lütfunda bulundu. Böylece Behçet Necati imzasını taşıyan basılı ilk şiirim, Varlık dergisinde çıktı (sayı 54, 1 Ekim 1935). Yani asıl yazıcılık hayatına başlayışım benim için kolay oldu diyebilirim. Bana bu kolaylığı Yaşar nabi gösterdi, beni bu yolda o teşvik etti. Yüksek Öğretmen Okuluna girdi. Aynı okulun kontenjanından Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı bölümüne devam etti. Temmuz 1937de Deutscher Akademischer Austauschdienstin davetlisi olarak Berline gitti. Dört ay Berlin Üniversitesi dil kurslarına devam etti. 1940ta edebiyat öğrenimini başarı ile tamamladı. (……) Necatigil, Kars Lisesinde başladığı (1941) edebiyat öğretmenliği görevini Zonguldak Lisesinde (1942-43) sürdürdü. (……) Bu dönemde yazdığı şiirleri Varlıkın dışında Gençlik ve Oluş dergilerinde yayınlandı. Bu şiirlerinin bir bölümünü ilk kitabına aldı. Lise edebiyat öğretmenliğinin ilk dönemi (1941/43) onun sesini duyurmaya başladığı yıllar oldu. Zonguldakta şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu ile tanıştı. Onlarla yakınlığını bir konuşmasında şöyle dile getirir: Pek genç yaşta ölümleri şiir hayatımız için cidden büyük bir kayıp olan Rüştü Onur, Muzaffer Tayyip Uslu gibi iki kuvvetli şairle birlikte çalıştık. Zonguldakta çıkan Ocak gazetesinde, Kara Elmas dergisinde ve Değirmen (İstanbul) mecmuasında beraberce şiirler, yazılar yayınladık. Ekim 1943- Kasım 1945 arası askerlik görevini yedek subay olarak İzmirde yaptı. Dönüşünde öğretmenlik görevini Pertevniyal Lisesinde, Kabataş Erkek Lisesinde (Ocak 1946) daha sonra da (1960) İstanbul Eğitim Enstitüsünde sürdürdü. Her yerde yazardı, okulunda yazardı, otobüste yazardı, gece yolda sokak fenerinin altında durup yazdığına bile tanık olmuştum. Ne yazarsa gönlünü koyup yazardı. (Haldun Taner) Askerliği sonrası İstanbula dönen Necatigil; Fahir Onger, Oktay Akbal, Naim Tirali ve Fazıl Hüsnü Dağlarca ile dostluklar kurdu. Fahir Onger, Oktay Akbal ve Salah Birsel ile Yenilikler dergisini çıkardı (Şubat 1946). Bence bir şairin gerçek okuru, şairin uzağında, şairden habersiz, aynı duyarlığı bölüşen kişidir. Şair daha çok, böyle gizli okurların düşünce ve güveniyle güçlenir. (……) kendisini belki görmediğimiz, ama kokusunu aldığımız için ilerlemeyi göze aldığımız şifalı bitkilerdir şiir okuyucuları. Ona göre büyük-küçük konular yoktu, her konu bir şirdi. Kendi günlük yaşantılarını, kıvançlarını, kaygılarını yazdı. Belki kendisi için yazdı, ama bu şiirlerde hepimiz varız, o olayları bir kez hepimiz yaşamışızdır. Herkesin şiirine saygı gösterirdi, ama kendi şiirini de bilinçle, inançla savunurdu. Şiir de bir bilim işiydi, ona göre, şair şiirleri içindeydi. Çıkamazdı bunun dışına, örneğin : Parantezin içindeki çizgi (….) Kendine özgü bir biçim, öz, içerik ve anlatımla, özgün bir şiir yaratmıştır Türk şiirinde. (Necati Zekeriya) Ekim 1972de emekli oldu. 13 Aralık 1979da İstanbulda öldü. Adı, soyadı Şiir için en önemli sorunun biçim sorunu olduğuna da değinmeliyim. Bazan çok rasgele, ümitsiz bir özün, sağlam bir biçime kavuşmakla şiir planına yükselebilmesi dikkate değer. İlginç ve kalabilecek nice şiirler, biçim savruklukları yüzünden eriyip gitmişlerdir. Sanat anlayışını kısaca şöyle özetler Necatigil; Sanatçı içinde yaşadığı topluma karşı bazı vazifeleri olduğunu düşünmeli; sanatını sade güzele değil, iyi ve faydalıya da yöneltmelidir. Güzel, çok vakit iyinin içindedir. Toplumun realitelerini görmezden gelerek kendi renkleriyle yetinen bir sanatkar çevresini daraltmış, hitap kabiliyetini azaltmış olur. Sanatkar bozuk düzen bir toplum kaosuna müdahalelerde bulunmazsa, onu elinden geldiği kadar düzeltmekten yüksünürse ferdi, kifayetsiz bir sanata saplanır, kalır. (….) Şiir biraz da yaşanmışlığı şart koşar. Her şiir önce bir hayaldir, bir gerçek değil. Bir gerçeği anlatsa, duyursa bile; hayale, iyi-güzel durumlar, düzelmeler, arınmalar hayal ettirmeye sebep olduğu için bir hayaldir. Daha üstün gerçekleri hayal ettirerek, hak verdirerek okuyucuyu ümitlere düşüren bir şiirin, sezdirdiği bu hayali gerçekleştirebilmesi, çok kere onun gücü dışında bir başka hayaldir. Şiiri şiir yapan öğelerin başında kelimeyi kollayış geliyor, cümleyi değil. Kelime seçiminde dikkatliysek, özel ilkelerimiz varsa cümle zaten bize bağlı demektir. Yani ister Birinci, isterse Beşinci Yeni üslubuyla yazınız, fark etmez. Şiir bir iç dünya işi. İnsanın bir yerde artık kendi duvarları içine hapsolması beklenir. Dokuduğumuz kumaşta tek tük yabancı iplikler bulunabilir; ama desen bizimdir, kompozisyon bizimdir; hammaddeyi dilediğimiz gibi yeni bileşimlerde eritmiş, bağımsızlığından çıkarıp kendimize tabi kılmışızdır. Bu noktada artık taklidin, kopyanın sözü edilemez. Şiir geleneğimizi özümleyen bir sanatçıdır. Özümleme işlemi içinde, gelenek içinde neyin öldüğünü, neyin bugün hala sanat ve şiir katında yaşadığının en sağlıklı saptamasını yapmış şairdir. Geleneksel şiirin biçimlerine çağdaş bir yükü yerleştirir. Kişisel tedirginlikler, özlemler, bunalımlar onun bireysel şiir dünyasını oluştururken, dar toplumsal yorumlara, güncellik mengenesine şiirini sokmadığından hem kendi toplumunu hem de toplumların kesiştiği evrenselliği simgeler. (Doğan Hızlan) (……) |