![]() |
|
|
Can Yücel kimdir ? Okadar da şanslı değilsiniz, bu bilgiyi sizden önce 49 kişi öğrendi :) Can Yücel kimdir ? Bu Bilginin Kategorisi : BiyografiCan Yücel Şair, yazar, felsefe hocası, milletvekili, konservatuar ve köy enstitülerinin kurucusu Hasan Ali Yücelin oğlu Can Yücel, 1926da İstanbulda dünyaya geldi. Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. 1950 de yurda geri döndü ve aynı yıl babasının önerisi ve desteği ile ilk kitabı yazmayı çıkarttı. 1956 yılında Güler Yücel ile evlendi. Bu yıllarda Che Guevera ve Maodan çeviriler yaptığı gerekçesiyle 15 yıla mahkum oldu. İki yıl sonra genel bir afla dışarı çıktı. Dışarı çıkışının ardından Bir Siyasinin Şiirleri adlı kitabını yayınladı. Şairin bu kitabı için ilk kez yoğun ve ciddi şiirle ilgilendiği dönemin şiirlerini içerir diyebiliriz. Bir Siyasinin Şiirleri nin önsözünü yazan Refik Durbaş, kitabı Can Yüceli geniş okuyucu kitlesiyle buluşturan, kişisel ve toplumsal yaşamın acı bir dönemini dile getiren, öfkeli, alaycı, boyun eğmeyen, siyasal şiirlere ağırlık verilen bir kitap olarak değerlendirir. Can Yücel ise yazdıktan seneler sonra, kişinin dış baskıların hışmı karşısında kendi özünü hırpalattırmamak için, hatta yitirmemek için kullandığı bir savunma mekanizması, baskının, acının üstüne gidiş olarak nitelendirir. Şair 1973de Sevgi Duvarı kitabıyla kitlelerle daha yaygın bir şekilde buluştu. Şiir kitapları ardarda gelmeye başladı : Ölüm ve Oğlum, Şiir Alayı, Rengahenk, Gökyokuş, Gece Vardiyası, Güle Güle Seslerin Sessizliği ….. Bunlardan bazıları. Can Yücel ayrıca Lorca, Shakespeare, Brecht gibi ünlü yazarların oyunlarından çeviriler yaptı. Bu kendine has çeviriler kimi zaman beğenilip ayakta alkışlanırken, kimi zaman eleştiri konusu oldu. Son yıllarda her hafta Lemanda her ay Öküz de yazıları ve şiirleri yayınlandı. Mekanım Datça Olsun demişti. 12 Ağustos 1999 gecesi yitirdiğimiz şair, çok sevdiği Günebakan çiçekleriyle uğurlanarak Datçaya gömüldü. (Babası Hasan Âli Yücel ile) 1988 de kendisiyle yapılan bir söyleşide bu ifadeyi kullanan Can Yücel, müziğe geçişini şöyle anlatır : İlk şiirimi on yaşında yazdım. Babamın metresi olan hanımın yuvasındayken. Yuvada bir çocuk öldü. Çok üzüldüm, arkasından bir şiir yazdim. Şiirime babamın yardımı çok oldu. Şiire elverişli bir dünya yaratmıştı babam bana… Hep şiir çevresindeydim. Dili iyi biliyorsan, şiirin ne olduğunu biliyorsan yazmadan duramazsın. Şairin şiire bakış açısını düşündüğümüzde, Octavia Pazla ilişkilendirmekte zorlanmayız. Bu ilişkiyi kuran ortaklık, Tek bir şiirin, kendini bütün şairlere yazdırması düşüncesidir. Octavia Paz, Şairler aslında bir tek şiiri yazar derken, Can Yücel şunları söyler : Ben şiiri ciddiye almıyorum ki zaten, yeter ki şiir beni ciddiye alsın! Davetsiz misafirdir…Pat diye gelir O, ya bir afrika menekşesini ya ölen bir delikanlıyı bahane eder, oturur karşıma, kaldırabilirsen kaldır artık. Şiiri yaşamı çepeçevre saran bir bütünsellik olarak değerlendiren şairin şiirindeki temel öğeler, bu bütünsellik anlayışıyla bağdaşır : Mizah, alay, yergi, öfke, sevecenlik, lirizm, eleştirel bir dünya görüşü, siyasal bilinç… Can Yücelde mizah ve yergi başkasını küçük düşüren, gülünçleştiren bir mizah değildir. Yalanı, aldatmacayı, haksızlığı toplumsal düzenin ürünü olması açısından ele alır ve zaman zaman bunların farkında değilmiş gibi kendisiyle de dalga geçer. Onun şiirlerinde aldatanın da aldatılanın da gülünçlüğünü buluruz. ( Can Yücel ve Yaşar Kemal) Can Yücel şiirlerinde var olan ironi için şunları söyler : Harika odur ki, insanlar kendi adlarına değil, kainat adına yazarlar. Bütünselliğin dışında bir şiir yoktur. Hayat ve ölüm de bir bütündür. Şiir bu bütünden çıkan çılgınlıktır. Çok ağır geçen hayatımızın içinde ironi, bütünselliği bozmayacak ana çaredir. Bir direnç kahkahasıdır. Kendisiyle yapılan bir söyleşide, şiir ve dil hakkındakı görüşlerini şöyle aktarmaktadır : Goethe der ya : dil orman gibidir. Ağaçlar çürür orman kalır. Bizde ağaçları kesmeye kalktılar.Bizde katıldık buna.Hala kahroluyorum.Yanlıştı. Sadeleştirme meselesi o bütünlüğün içinde sözcükleri, tümceleri nereye oturttuğunun hesabını vermek meselesidir. Kelimeler bütünselliğin parçalarıdırlar. Şiir kelimeleri bu galaksiye hediye etmektir. Can Yücel şiirine bu sözler ışığında baktığımızda, töresel dil anlayışına karşı çıkışı görürüz. Bu karşı çıkış şiirse sözcük dağarcığının genişletilmesi ile beslenir. Küfürler ve kaba sözcükler bu karşı çıkışla, şiirin içine girmiştir. Can Yücelin şiirsel imgesini kuruşundaki kaynakları; doğa, insanlar, olaylar,kavramlar, heyecanlar duyumlar ve duygulardır. Şiirlerinin çoğunda sevdiği insanları buluruz. Maaile şairin kitaplarından birine koyduğu bir ad. Şair için ailesi çok önemlidir, eşi, çocukları torunları, babası… Bu insanlarla olan sevgi dolu yaşamı şiirlerine yansımaktadır. Küçük Kızım Suya, Güzele, Yeni Hasana Yolluk, Hayatta Ben En çok Babamı Sevdim bu sevgi şiirlerinden bazılarıdır. Şairdeki imgeyi dönüştürme işlemi, gerçeküstücülerin üzerinde durmuş oldukları bilinçdışını özgürleştirme çabasıyla bağdaşır. ESERLERİ Nazım, nesir çevirileriyle de tanınan Can Yücel, şiir alanında ilk kitabı Yazma (1950). Sevgi Duvarı (1974),Bir Siyasinin Şiirleri (1974), Ölüm ve Oğlum (1976), Şiir Alayı (1981, ilk dört şiir kitabının toplu basımı), Rengahenk (1982), Gökyokuş (1984) kitaplarında topladı. Bütün şiirleri (Gökyokuş dışında) 1985’te yayımlandı: Beşibiyerde. Öteki şiir kitapları: Canfeda (1986), Kısa Devre (1990), Kuzgunun Yavrusu (1990), Çok Bi Çocuk (1992), Gece Vardiyası (1993), Güle Güle-Seslerin Sessizliği(1993), Gezintiler (1994), Maaile (1995), Seke Seke (1997), Mekanın Datça Olsun (1999), Alavara (1999) Yazıları; Düzünden (1994), Ve Can’dan Yazılar (1995) adıyla yayınlandı. (Eşi Güler Hanım) Yayımlanmış çevirileri: Hatırladıklarım - E.Roosevelt (1953) Yeni Türkiye:Bir Garp Devleti - G.Duhamel (1956) Her Boydan - Dünya Şiirinden Çeviriler (1957) Ann Frank`ın Hatıra Defteri - A.Frank (1958) Lord Stadford`un Türkiye Hatıraları - S.Lane Poole (1959) Sırça Kümes - T.Williams (1964) Muhteşem Gatsby - S.Fitzgerald (1964) Lenin Petrograd`da - E.Wilson (1967) Küba`da Sosyalizm ve İnsan - E.Che Guevara (1967) Gerilla Harbi - Mao Tse Tung (1967) Siyah İktidar - S.Charmichael (1968) Saloz`un Mavalı - P.Weiss (1972) Yeni Başlayanlar İçin Marks - Rius (1977) Bahar Noktası - W.Shakespeare (1981) Şvayk Hitler`e Karşı - B.Brecht (1982) Don Cristobita ile Don Rosita - F.G.Lorca (1983) Batı Yakasının Hikayesi - A.Laurents (1988) Kar Kokusu - C.M.Schulz (1991) Fırtına - W.Shakespeare (1991) Oliver Twist - C.Dickens (1992) Hamlet - W.Shakespeare (1992) Define Adası - R.L.Stevenson (1992) ( Dedesi Telgraf Nazırı Ali Rıza Bey) HAKKINDA Gece Vardiyası şiir kitabına Orhan Kahyaoğlu`nun önsözü O Cazın Getireceği Devrime İnanmıştı Can Baba`nın bir şiir kitabına önsöz yazma talebi gündeme geldiğinde,önce,şiirleri mi anıları mı ön planda olsun diye düşünmeye başlamıştım.Kısa süre sonra aydım.Onun şiiri ile hayatı arasında o kadar yakın,ince bir bağ var ki,bu ayrımı istesem de yapamam. Öyleyse bu ayrımı tamamen silip,onun isteyeceği türden bir “doğaçlama”ya yöneleyim dedim. Gece Vardiyası kitabıyla fazlasıyla özel bir tanışıklığım var.Editörlüğünü yaptığım,eski yayınevi Korsan`dan çıkmıştı bu kitabın ilk baskısı.Hatta,kitabın şiir akışını bile kendi ellerimle düzenlemiştim.Bana bir tomar yayınlanmamış şiir ve içinde şiirleri bulunan sayısız dergi vermişti.Bir akış hazırladıktan sonra kendisine götürdüm.Bazı değişiklikler yaptı.Ara bölüm başlıkları oluşturdu.Kitabın adını koydu. Ardından hızlı bir tempoyla kitabı piyasaya çıkardık. Baba`yla ilgili dostluğumuz ve birkaç anekdottan söz etmek istiyorum.Onun şiirlerini 1970`li yılların ortasında Bir Siyasinin Şiirleri adlı kitabıyla tanımıştım.Tanışmamız yaklaşık on yıl sonra gerçekleşti.Şiir her zaman ana muhabbet konumuzdu.Ama bundan öte,kendisiyle yıllar boyu,müzik ve müziğin sorunlarını konuştuk.En büyük takıntısı caz müziğiydi Can Baba`nın.Onun şiirini çok yakından inceleyenler, bu müziğin birçok özelliğinin Can Yücel şiirinde olduğunu görür.Hatta,1987 ve sonrası birkaç yıl,en büyük isteği ortak bir “caz tarihi” yazmamızdı.Nasıl bir şey çıkardı ortaya,bilemiyorum.Kapsamlı okumalarla bana destek atacak,sonra da dinleme ve okumalarımızı yoğurup böyle bir kitabı oluşturacaktık. Tabii ki bu bir düştü ve benim o günkü kapasitemin çok üstünde bir projeydi.Beni en çok ilgilendirense,onun şiirindeki caz duygusu, caz ritimleriydi.Nitekim,elinizdeki kitabın ilk şiiri olan “Yaşasın Cazın Getirdiği Devrim” Can Baba`nın,içki masasında,bir kağıt kalem alarak bize yazdırdığı bir şiir.Bu şiiri aynı yıl ilk kez Müzik adlı bir dergide yayımlamış ve kendisine böyle sunmuştum.Şiiri spontane okumuştu ama,uzun zamandır üstünde çalışıp,belleğine yerleştirdikten sonra ilk bize yazdırdığını sanıyorum.Bu caz ilişkimizden dolayı, kitaba ikinci şiir olarak da “Bre Kör!” ü koymuştuk.Ünlü trompetçi Miles Davis için yazılmıştı bu şiir.Ana imge,sanatçının siyah gözlükleri. Davis`in ölümünden birkaç yıl önce İstanbul`da grubuyla verdiği tek konseri sıkça anardı Can Baba.Miles,onun için bir tutkuydu.Kitaba ara başlık olan “Esatiri Şiirler”in 8. bölümü “Çine Çayı”nın bir kesitindeyse,”Yarışmayı elbet Dizzie,Charlie ve Miles kazanır” adlı dizede “modern caz”ın bu üç yaratıcısına şapka çıkarmıştı.Cazın müzikal karakteri kadar,toplumsal çağrışımları onu bu müzikle hep duygudaş kılmıştır.Tabii,yalnız bu kitapta değil,hemen tüm yazdığı şiirlerde,bazen aksak bazen çarpık olan ritimleriyle,karmaşık kurgusuyla,duygu yüküyle ve en azından bir dönem,ezilen siyahların müziği olduğundan,cazın getirdiği toplumsal duyguyla sıkça karşılaşırız.Bu müziğe ailece ilgi de çoktu.Güler Hanım`la bir dönem sıkça caz konserlerine gidişimizi hatırlıyorum.Caz,haykırışın,hüznün müziğidir.Tüm dünya- da,modern şiirle sıkça kesişme alanları bulmuştur.Can Yücel,yalnız şiirin sınırlarını,olanaklarını zorlamakla kalmamış;Türkiye`de şiire cazın ruhunu aşılayan ilk ve tek şair olmuştur.Ağıt yakmamış,isyan bildirileri kaleme almıştır.En önemlisi,kendisini,doğurduğu ironinin dışında hiç tutmamıştır.Kendisiyle de yer yer gırgır geçmekten hiç vazgeçmez.Bu özellik,onun humor duygusunun şiirinde ne denli özel ( Büyük Kızı Güzel) anlam taşıdığının göstergesidir.Bu duygu,yetkin caz müzisyenleri ve ürünlerinde var olan bir özelliktir.Kitapta hoş bir anı daha var.”Beat Kuşağı”nın şiirdeki öncü ismi Allen Ginsberg 1990 yılında İstanbul`a gelmiş ve Can Baba`yla sıkı bir ahbaplığı olmuştu.Buluştukları 19 haziran günü,şairler birbirlerine birer şiir yazıp hediye etmişler.Can Baba da kendi üslubuyla Ginsberg`in şiirini sonra Türkçeleştirmişti. İşte bu anı yüklü iki şiir bu kitapta yer alıyor.Şiirler arasındaki duygudaşlık beni şaşırtmamış,heyecanlandırmıştı. Can Yücel şiirinde,dobralık kadar incelik;hatta “çocukluk”tur dikkati çeken.Aşk,onun için kutsal bir kavram değil,gündelik ilişkilerin (Küçük Kızı Su ile Bir Gazete Haberinde) kopmaz parçasıdır.Bu algıyı,elimizdeki kitapta yer alan şiirlerin çoğuna yedirmişti.İroni,böyle bir duyuşun kaçınılmaz bir uzantısı.Küçücük bir sözcük,daha dize olmadan,sayısız çağrışımı hep beraberinde getirdi.Sözcük oyunları değildi yaptığı.Kurduğu imgenin izlerini sürdüre- bilmek,anlamını çoğaltabilmek için değiştirdi parçaladı sözcükleri.En sınırlı okumalarda bile sayısız toplumsal eleştirinin izlerini mizahmış gibi okudu şiirseverler.Ama,bu şiirlerin okumaları çoğaldıkça,aklın ne denli ön planda seyrettiğini keşfetmemek olası değil.Tüm bu özel- likler,Gece Vardiyası adlı kitapta ayrıntılı biçimde sergileniyor.Aşk,onun için “Sevgi Duvarı”nı aşmak anlamına geliyor. ( Eşi,Kızı ve Torunu ile) Doğa,tarih ve politikanın onun şiirinin can damarları olduğunu herkes bilir.Bu boyutlar elimizdeki kitaba da kolayca siner.Bu konular- daki perspektifini,gündelik hayat ve ilişkiler boyutunda tüm şiirlerine taşır.Tüm bunları doğaçlama dürtüsüyle yoğurarak,tabii.Şiirde mu- halefet duygusunun nasıl var olabileceği konusunda kaygılı olanları,Can Yücel şiirinin tümünü okumaya davet etmek gerekiyor.Kitaplarının tarihsel bir sıralamasını yapmaya lüzum yok.Farklı bir durak olan Gece Vardiyası`nı bir başlangıç olarak düşünebiliriz. Rengahenk şiir kitabına Prof. Gazi Yaşargil`in önsözü 1940 senesi sonbaharında Ankara Erkek Lisesi,Yenişehir Tren İstasyonu karşısındaki kaya tepe üzerinde kurulmuş “Taş Mektep” lakaplı tarihi binadan ayrılıp,Bomonti Bira Fabrikası`nın yanında yeni inşa edilen Atatürk Lisesi`ne taşınmıştı.Eylül ayındaki açılış merasiminde tarih hocamız Müdür İhsan Bey lisenin önünde toplanmış birkaç yüz öğrenciye lisede büyük yenilik olarak fen ve ede- biyat kollarından hariç bir de “klasik” kolun açılacağını müjdeliyor.Eski Yunanca ve Latince`nin öğretileceğinden Avrupa`da üniversite tahsili yapmayı tasarlayanların bu sınıfı seçmelerini öneriyordu.Avrupa tasarım yoktu,fakat ani bir kararla bu sınıfa katılmıştım. Can`la arkadaşlığımız,iç bağlılığımız,ilk sene yirmi,sonra dokuz öğrencili ufak klasik sınıfta başladı,üç yoğun sene sürdü.Sonbahar 1943`te mekanen ayrıldık,hem coğrafik hem profesyonel bakımdan bambaşka yönlere dağıldık.Kısa zaman gibi görünen 36 ayda alt- yapı sütunları beyinlerimize sağlam dikildiler.Hakiki “büyüme”de çok saydığımız ve sevdiğimiz büyük ,kültürlü ve açık fikirli Eğitim Baka- nımız Hasan Ali Yücel`in beyinlerimize açtığı boyutlar ölçülemez.Etrafı faşist Alman İtalyan hükümetlerinin ordularıyla çevrilmiş Türkiye Cumhuriyeti`nin eğitim bakanı,1941 senesi ortasında dünya klasik eserlerinin Türkçe`ye çevrilmiş nüshalarını ucuz fiyata genç nesle sunuyordu.Edebiyat hocamız Cevdet Kudret Solok bu eserleri bizlerle tartışıyor,rahatlıkla ve büyük cesaretle Lessing`in “hümanizm”ini açıklayabiliyordu.Aynı sene Alman Nazi Hükümeti,bütün Yahudileri imha etmeye karar vermişti.Genç Türk Cumhuriyeti`nin kudretli ve cesur hümanist görüş açısını dünya kültür tarihi bir gün bir büyük olay olarak kutlayacaktır. Bu yıllarda Can`la yalnız insanı,insaniyeti değil bütün doğayı,tüm yaratıkları kapsayan “metahümanist” sevgi ve saygı düşüncesini im- gelemiştik.Can herkeste doğuştan bulunan “hümanizm” cevherini akli,hissi ve dil kudretiyle işlemek yoluna düştü: “Ben hep böyle yaşadım Herkesi uyandırmak için Vakti saati değildi belki Belki de ben Beceremedim.” (Seke Seke`den) Can istediklerini yetkin başardı ve kültür tarihinde yerini aldı.Her çağda,her kültürde olduğu gibi maddeciliğe doyamayanların çalar saati duyacak hazırlıkları yoktu,diğerlerinin ise saati alacak,saati algılayacak kudretleri yoktu.Can`ın mesajlarını alan,anlayabilenlerin sayısı az değil.Bir gün tamamen uyanmış dünyamızda Can`ın 1940-1999 senelerinde pürüzsüz aynaladığı bireysel ve toplumsal psiko- lojik dinamizm takdirle anılacaktır. Can hayatının son anına kadar çok şeylerden feragat edip kendini birkaç saatliğine,bir günlüğüne değil yarım asır çarmıha gererek ve gerdirerek sonsuz bir cesaret ve metanetle,yalnız kendisinin değil insaniyetin ve tüm doğanın iç boyutlarını derin sevgi ve saygıyla dile getirmeye çalıştı. 1941 senesinde Can`a Montaigne`den tercüme edilmiş Denemeler`in bir kısmını,edebiyat ve felsefeyi çok takdir eden babamızın kütüphanesinde bulup vermiştim.Can bu eserden çok hoşlanmıştı,”Ne yaman adammış bu annesi Yahudi Fransız asilzadesi” derdi. Can bence,Montaigne`den bugüne dört asır kapsayan zamanda,iç dünyasında daha derine inen ve dip açıdan kendisini ve doğayı açıklama mücadelesi veren büyük filozof ve şairdir.Onun kökü papatya çiçeğinin kökü gibi çok derinlerdeydi.Gelecek nesiller bunu daha iyi görecek,besleyecek ve büyüteceklerdir. Klasik sınıfta bir gün Fransızca hocamız,büyük eleştirmen Nurullah Ataç`la görüşürken,”Goethe şiirde ateşin etrafında dolaşmış, Mevlana ise ateşin ortasına girmeye cesaret etmiştir” diye şakalaşıyorduk.Can doğal merakından,üzerinde ateş yanan toprağın altına girip oradan yansılar vermekten ürkmemiştir. Bana bir gün Montesquieu`nin Seneca`dan alıp işlediği “ölüm” hakkındaki düşüncelerini içeren bir yazısını vermişti.Pek hoşuma gitmişti,tekrar tekrar okudum.Okulumuzda ilk defa 1942 senesinde yapılan hitabe yarışmasında bu yazıyı okuyup kazanmıştım.Ölüm hakkında hayretim beni hep gölgem gibi kollamıştır.Ölümü annemin karnındayken Murat Suyu etrafındaki dağların mağaralarında ailece esir olarak beklerken işlemiş olmalıyım.Hastalarımı ve meslektaşlarımı acunsal “sevgi ve saygı=metahümanizm” açısından uyarmaya,uyandırmaya gayret ettim.Benim de içimden,”Belki ben de beceremedim” diyesim geliyor. Hasan üç hafta evvel Can`ın durumunun ağırlaştığını ve benim için imzaladığı son eserini göndereceğini bildirdi.Mekanım Datça Olsun adlı eseri 12 ağustos 1999`da elime geçti.”Gazi gözümün bebeği giderayak ” diye yazmış.Pek dokundu bana,hemen bir cevap vereyim dedim.”Korkma Can ben de,biz de,hepimiz de geliyoruz.” diye bir faks çekecektim,utandım ve böyle durumlarda hep olduğu gibi sustum.O gün Can bizlere veda etmiş. Ertesi gün Arjantin`deki bir kongreye katılmak üzere giderken uzun uçak yolculuğunda Can`ın eserlerini okudum.1999 mayısında İstanbul`a geldiğimde bir kitabevinde 2 eserini Seke Seke ve Maaile`yi bulup almıştım.Tekrar tekrar okudum,Dianne`ye tercüme etmeye çalıştım,onun da gözleri yaşardı.Son 10 sene içinde Türkiye`ye her gelişimizde içimi hem sonsuz bir sevinç hem de sonsuz bir hüzün kaplıyordu.Can`ın şiirleri bu havayı tam yansıtıyor,hem sevinç hem hüzün dolu. Geçen asrın son 55 senesindeki küresel,kültürel evrimleri,çok boyutlu düşünceleri ve hisleriyle,bozmadan zenginleştirdiği Türkçe`yle eleştirdi.Türkçe`ye özenti tek kelime katmadı,dilimize atasözlerimizin içerdiği felsefi zenginliği getirdi. Bireysel ve toplumsal evrimlerin sıkıntıları asırlardan beri her yerde,her zaman,her toplumda görülmektedir.Olgunlaşmanın yolu uzun,pek uzun.Doğa nadiren sismograf gibi hassas bireyler yaratıyor.Onların evrimlere katkıları çok gerekli ve çok mühim.Onların sevinçleri ve ıstırapları da ona göre büyük oluyor.Johann Wolfgang von Goethe 170 sene evvel,”Hayatımda tam mutlu olduğum anları toplasam ancak birkaç dakika eder” demiş. Başımız sağ olsun.Yakında buluşmak üzere. Metin Üstündağ`ın Can Yücel`le Bir Anısı Öküz`ü hazırlarken Baba İsimler diye tabir ettiğimiz isimlerin yarısını derginin başına,yarısını sonuna koyuyoruz ki güçlü başlasın güçlü bir finalle bitsin.Bu amaçla Can Baba`nın şiirini son sayfalara koydum bir sayıda. Dergi çıkar çıkmaz dergiye telefon etmiş: ”Benim şiirimi derginin kıçına koyanın o dergiyi kıvırır kıçına sokarım”diye. Bunu duyunca hemen Datça`daydı o sıra- Can Baba`ya bir faks çektim: ”Sevgili Can Baba,Datça`da temmuz ayında beni anmışsın galiba,kıçım acaip kaşındı da ” Necati Doğru`nun Şiiri Hakkında Söyledikleri Aslında o halkın şairi.Halkın öfkelerini,tepkilerini,kızgınlıklarını dile getiriyor.Onun bulup şiirlerine koyduğu kelimeler aslında halkın taşları.Nasıl halk öfkelenip de taşları yerden alır,öfkelendiği insanın camına atarsa;Can Yücel de halkın kelimelerini alıyor kurulu düzenin camekanlarına atıyor.Ve onları yerle bir ediyor,tuzla buz ediyor. Yanlış kaynamış kemiklere saldırıyor.Düzenin pisliklerine saldırıyor.Sömürü mekanizmalarına saldırıyor.Diktatörlüklere saldırıyor. İnsan haklarına saygısızlığa saldırıyor.Ama saldırırken hicivle saldırıyor.Halkın kelimeleriyle saldırıyor.Halkın kelimelerini yazdığı için de adama küfürbaz diyorlar.Veya düzene baş kaldırıyor diyorlar.Aslında ona teşekkür etmeleri lazım. Bu düzenin yürütücüleri “bak bir şair var,bu adam halkın tepkisini dile getiriyor;biz bu şairin şiirlerine kulak verelim,dolayısıyla halkımızı daha iyi anlamış oluruz”diyeceklerine,adamı içerde yatırıyorlar. Sunay Akın`ın Ağzından Can Yücel ve Şiiri Ben hep İstanbul vapurlarından birine “Can Yücel” adının verilmesini düşünürüm.Bir düşünsenize Can Yücel vapuru boğazdan geçiyor, hafif yalpalayarak.Can simitleri yerine de rakı şişeleri asılı İstanbul boğazı için martı ne ise,şiirimizde de Can Yücel odur.Can Yücel şiirimizin martısıdır.O denli çığlık çığlığadır,o denli liriktir Türkçe söyleyen: Can Yücel Shakespearein metni sanki mayalanmış, bütün şiiri ve edepsizliğiyle ortaya serilmişti Amerikalı şair Robert Lowell, hayatının bir döneminde bazı Rilkeleri, Baudelaireleri, Villonları o kadar çok sevmiş ki, onları kendi dilinde söylemek için büyük bir istek duymuş. (Bu bazı insanların başına sık sık gelir. Tutkuyla yapılan çevirmenliğin aslı faslı budur; kulağınızda dolanıp duran bir sesi kendi dilinizde de çıkartmak istemek.) Böyle durumlarda insan öncelikle öbür dilin güzellikleriyle, imkanlarıyla sarhoş olduğu için, kendi dili ona ilk bakışta eksik ve cılız gelir. (Bu Türkçede nasıl söylenir ki ?!) Ama çok geçmeden bu atlatılır. Çünkü o sesi kendi dilinde de çıkartmak istemek, aslında kendi tuhaf, öksüz, harikulade dilinin imkanlarını da sevmek demektir. Dilin sınırlarını zorlamak, nereye kadar gidebileceğini görmek. Çevirdiğim bütün şiirlerin orijinalleri önemli şiirlerdir, diyor Lowell, Birçoğu İngilizcede mümkün değildi. Bu yüzden (çevirilerimde) bana göre tam doğru sesi yakalamak için şairlerin kendilerine tanıdığı özgürlüğün aynısını ben de kendime tanıdım. Cesur karar; Lowell, bu çevirileri bir kitapta topladığında da bu kitaba Imitations (Taklitler) adını vermeyi uygun görmüş. Hem bunlar orijinallerin taklitleridir demeye getirme alçakgönüllülüğü var burada, hem de çevirmenin o ebedi heyecanına, duyduğu sesi taklit etme dürtüsüne bir gönderme. Lowellin taklitleri Can Yücelinkilerin yanında mahçup bir gençkızınkiler gibi kalır. Can Yücel, Fransızcada panache, Yidişde chutzpah denen şeye sahip biriydi. Bu kelimelere Türkçede birçok karşılık önerilebilir ama Can Yücelcesi sanıyorum tektir-taşaklı. Can Yücel, politikasında da, çevirisinde de böyle biriydi. Onun bu tavrının -diğer faydalarının yanısıra- Türkçeye en güzel Shakespeare çevirilerinden birini (belki de bir kaçını) kazandırdığını hatırlamak onu anmaktır. Başar Sabuncunun bir ara kurumsal Türk tiyatrosuna iman tazelememizi sağlayan - onra geçti- Bahar Noktasını (A Midsummer Nights Dream) seyredeli epeyce oluyor. Ama Can Yücelin Shakespeare söyleyişi hala kulağımda: …haydi kırbaçlayalım o lagar geceyi! (Babaron rolündeki Yalçın Boratapın nefis vurgusuyla). Oberon, Babarondu, Titania Müzeyyen, Bottom Örekeydi. Herşeyden önce dil mucizesini gösteriyordu; oyuncular yeniden doğmuş gibiydiler. O birbirinden lezzetli, hepsi Türkçenin değişik dönemlerine, değişik katmanlarına ait sözcükler karışımını şekerlemeler gibi ağızlarında yuvarlıyorlardı. Ne zevk. Hepsi de onları annelerinden babalarından, ailelerinden, alaturka şarkılardan, başka şiirlerden, hamasi nutuklardan, Rum ya da Ermeni komşularından, başka konuşmalardan hatırlıyorlardı. (Bu anlamda Can Yücelin dili bir taklitten çok öteydi, koyu, güzel bir pekmez gibi akıyordu.) Shakespearein metni sanki mayalanmış, kabarmış, yeniden canlanmıştı, bütün şiiri ve edepsizliğiyle ortaya serilmişti. (Can Yücelin Fırtına çevirisi de aynı güzelliktedir.) Bir görüşe göre ise, Can Yücel tavrının gelip dayandığı sınır çizgisi, belki de Hamlet çevirisinde Danimarkalı prense olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu… yerine Türkçede bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin… dedirtmesiydi. Hamlet böyle der mi demez mi, demeli mi dememeli mi? Her çağda her yola gelen Danimarkalı bunalım prensin Elizabeth döneminin bir çeşit Gülhane Parkı Konserleri ortamı için yazan bir yazar tarafından Meşhurların Hayatları gibi kitaplardan derlenip çatıldığını gözönünde bulundurursak, Shakespearein güzelliğinin de her yola gelmesi, Brecht öncesi Brechtienliği, postmodernlik öncesi postmodernliği, fakat postu hiçbir post -a ya da moderniteye kaptırmaması olduğunu düşünürsek, neden olmasın? Can Yücel tiyatro dilinin, özellikle de Shakespeare dilinin doğası itibariyle avam olması gerektiği gerçeğini kavramıştı. Dil, özellikle sahne gibi yerlerde, yaşanan günün bütün inceliklerine sahip olduğu ölçüde gerçekten konuşuyor, bize acil bir şey söylüyor. Gerisi ölü doğmuş tiyatro. Bu her yazara yapılabilir mi? Can Yücelin -kendi ağzıyla da söylediği gibi- Tennessee Williams ya da Scott Fitzgerald gibi nazenin bulduğu yazarlara fazla tahammülü yoktu. Bir zamanlar, Can Yücelin Muhteşem Gatsby çevirisinin ilk cümlesi tüylerimi diken diken ederdi: Toy çağımda bir öğüt vermişti babam, hala küpedir kulağıma. (Arkasına bir dize daha koyun, halk türküsü olsun.) Zamanla biraz alıştım. Okuduğumuz kitaplar biraz da onlara yansıttıklarımızdır. Gatsby neden ille de Robert Redford ve şürekası olsun? Bu açılış cümlesi ona ait değil gerçi ama, serveti şüpheli, geçmişini ısrarla unutmak isteyen Gatsby neden Amerikanın içerilerinden üçkağıtçı bir müteahhitin oğlu olmasın? FATİH ÖZGÜVEN CAN YÜCELİN ŞİİR ÇEVİRİLERİ Şiir başka dile çevrilebilir mi, çevrilmez mi? Bu soruyu ortaya atanların çoğu çevrilemez deyip keserler. Şiir sanatı üstüne eğilmiş en keskin zekalardan biri, Paul Valery, daha da ileri gidip şiiri çevrilmeyen, başka türlü söylenemeyen şey olarak tanımlar. Bir şiirin güzelliği söylediği kadar belki ondan da çok söyleyişinde, seslerin, seslere bağlı anlam ve çağrışımların belli bir düzene sokulmasından olduğuna göre onu bozup bir başka dilde yeniden kurmak olacak iş değildir. Bir insanı yeniden yaratmak gibi bir şey bu. Kendi dilinde bile kılına dokundunuz mu bozulan, şiirken nesir oluveren bir büyülü sözü bambaşka sesler ve kelimelerle nasıl verebilirsiniz? Bütün bunlar doğru, doğru ama insanoğlu şiiri öteden beri dilden dile çeviregelmiş, nice şairleri yalnız çevirilerden tanımış, sevmiş, Homeros, Vergilius, Hayyam, Hafız, Shakespeare gibi şairlerin kaba yanlışlarla dolu çevirileri bile nice insanları büyülemiş. Demek şiirin kendinde olduğu gibi çevirisinde de aklımızı, gündelik mantığımızı aşan bir taraf var. Demek şiirde seslerin, kelimelerin ötesinde öyle bir anlam var ki kolu kanadı kırılsa da insandan insana, dilden dile geçebiliyor. Tanrının sözü bile yetmiş iki dile çevrile çevrile yayılıyor. İncilin Latinceden Fransızcaya aktarılmış sözleriyle bir Fransız şairi beslenir, Yahudi bile İncildeki şiirin tadına o şairin dilinden varabiliyor. Bir garip gerçek de şu ki milletlerin şiir tarihlerinde en verimli devirler şiir çevirilerinin en çok yapıldığı devirler oluyor. Sözü uzatmamak için hemen kendi edebiyatımıza geçip yeni şiirimizin en bereketli yıllarına bakarsak çevirilerin ne büyük bir yer tuttuğunu görürürüz. Kalburüstü şairlerimizin hemen hepsi, hatta Cahit Sıtkı gibi şiirin çevrilmezliğine inananlar bile sevdikleri şiirleri Türkçeye çevirmezlik edemediler. Son yirmi yıl içinde Türkçe konuşmadık hangi dünya şairi kaldı? Aynı şiiri beş altı şairin çevirdiği bile oldu. Bu çevirilerin yeni şiir anlayışımızı ve zevkimizi yoğurmada ne büyük etkileri olduğunu da zamanla daha iyi göreceğiz. O kadar ki yeni şiir akımının kaynağında şiir çevirilerini görenler bile olacak. Ben şu kadarını söylemeye kalkışıyorum: 1957 yılında Türk şiirinin en önemli olaylarından biri, belki de en önemlisi Can Yücelin Her Boydan adı altında toplayıp yayımladığı şiir çevirileridir. Bu yayım Türkçede şiir çevirisinin ulaşabildiği son basamağı gösterdiği kadar Yeni Türk şiirinin hangi sularda olduğunu da belirtecek değerdedir bence. Türk şiirinin bir yandan dünyaya açılırken bir yandan da ne kadar öz benliğine, gün görmedik iç değerlerine gittiğini en iyi bu kitapta görebilirsiniz. Şiir bir bakıma en yaygın düşüncelerin en mahrem, en kendince söylenişi değil midir? Can Yücelin çeviride yaptığı da bu işte: Dünya insanına seslenen şiirleri bizim Ali Velilerin diliyle söylüyor. Bir ucu Eluardın yüreğinde olan şiir kuşağının öbür ucunu Mehmetçikin diline dayıyor. Mehmetçik ne anlar Eluarddan diyecek şimdi bana bir mutlu aydın; sanki Mehmetçik anlamaz diye şairin Hacivatın diliyle konuşması gerekirmiş gibi. Herhangi bir Fransız Eluardı, herhangi bir İngiliz Shakespearei anlamaz ona bakarsanız, ama bu şairler yine de herhangilerin diliyle söylemişler bütün düşündüklerini, hem en çapraşıklarını. Şair çoğunluğun anlamadığını söyleyen kişi de olsa, çoğunluğun diliyle, yani asıl dille konuşmadan kendini de anlatamaz, insanca konuşamaz, parlak söz kalıpları döktürür olsa olsa, koşacak yerde şitaban, ağlayacak yerde giriban, gülecek yerde handan olur. Nice sapıtmalardan sonra nihayet Cumhuriyetle erdiğimiz bu gerçeği öylesine oturtmuş ki kitabına,bir daha zor sapıtır artık Türk şairi. Şiirde sokak sarayın hakkından geldi gayrı. Başladığımız yere, Yunus Emreye döndük şiir dilinde. Merhaba memleket ve merhaba dünya! Can Yücel pek mi kendinden yana çekmiş çevirdiği şairleri? Hep bir ağızdan mı konuşturmuş değişik şairleri? Kaldırım, meyhane Türkçesi -ki tadına doyamaz oluşumuzun bir hikmeti vardır elbet bu yıllarda- fazla mı ağır basıyor yer yer? Kalem efendilerinin inadınalık, meleğe karşı çöpçüden, öğretmene karşı öğrenciden, padişaha karşı Keloğlandan, kasabın kendine karşı sokak kedisinden yanalık, sözün biberlisini, küfürün sunturlusunu tutarlık tutamıyor mu kendini bazı şiirlerde? Olabilir, olabilir ama bir başkasını ezecek olan bu aşırılılklar Can Yücelde uçurtmayı havalandıran rüzgar oluyor; dili varmıyor insanın bunlara dokunmaya. Neden derseniz Can Yücel en aşırı duygularını en soğukkanlı düzene sokmasını biliyor, düşünce coşkunluğunu biçimle, biçim düşkünüğünü cana sesleniş, ciğere gidişle, dil sarkıntılığını kafa olgunluğuyla gideriveriyor. O kadar ki insan sonunda Can Yücelin biçim ustalığını mı yoksa gönül cömertliğini, doğrudan yana dolu dizgin gidişini mi öveceğini şaşırıyor. Merhaba biçim ve merhaba düşünce! Can Yücel, kendi şiirini söyler gibi çevirmiş bu Her Boydan şiirleri. Cömertçe canını komuş başkalarının söylediklerine.Ha sen söylemişsin ha ben der gibi. İnsanın insanla kaynaşması her zaman güzeldir, şairin şairle kaynaşmasında bir başka sıcaklık, bir başka aydınlık oluyor: bir dille iki dilin tadını almak, bir canla iki canın sevincini duymak gibi bir şey. Bu cömert kaynaşma, bu dünyanın türküsünü benimseme gücü yok mu -ki Can Yücelde var o- şairi şair eden tılsımı onda aramalı. Dylan Thomasın demek istediği de bu belki Can Yücelin Türkçesiyle: Didiniyorsam ben türkülerin ışığında Bu hayrat gönül, bu pir aşkına didinme olmadı mı harika çocuk da olsan boşuna. Bezirganların enayilik saydığı, ya da arkasından kimbilir ne türlü çıkar gördüğü şair cömertliği yok mu -ki Can Yücelde var o- şu bizim topraklar onu bekliyor Yunus Emreden, Kaygusuz Abdaldan,Nesimiden beri. Harika çocuk da olsan kırk yıl odun taşıyacaksın tekkeye, burnunu kırıp gözünü dört açacaksın dünyaya, şu bu beğendi diye asıl beğenmesi gerekene boş vermeyeceksin. Arapçaya Arapça, Latinceye Latince, İngilizceye İngilizce, adam olman için ne gerekse hepsini yeniden çocuk olasıya öğreneceksin ve… ve… dayatacaksın arsa al, bankaya para koy, kim kime dum duma, kim öle kim kala diyen dostlara uymak şöyle dursun, onları kendi yoluna imrendireceksin. Bütün bunları da niçin yapacaksın? Bir üstün güce yaranmak, bir başka dünyayı kazanmak için değil; sırf sahici insan olmak, küflenip paslanmadan yaşamak, dünyanın sabahlarına yakışmak için. Bir de tabii köyün kemençecisi olmanın tadı var: bir vuruşta köy halkını horona kaldıran kemençeci. Merhaba Can Yücel ve merhaba Her Boydan kemençecileri dünyamızın. Sabahattin Eyüboğlu Can Yücel`in yaşamı boyunca kendisi ile ilgili söyledikleri ve yorumlarından oluşan bir derleme : Bir kez gözaltındayken Hayatını anlat’ dediler, bir başladım, nasıl susturacaklarını bilemediler, sonunda ol git deyip kovdular.” Yaşamını en güzel şiiri’ olarak niteleyen Can Yücel, yaşadıklarını, düşündüklerini yine kendi üslubuyla anlatıyor: İlkokul üçteyim. Küçücük çocuk. Boğaziçi okulunda okurdum. Evden yolladılar. Leyli yollandım. Hem aynı şehirde oturacaksın, hem de okula leyli yollanacaksın. Çok bozuldum, çok üzüldüm. Evde ikiz kardeşimle kavga ediyorum diye yollandım.Benimsemedim. Herşeyi benimsemediğim gibi Futbol vardı, futbol oynuyordum. İyi bir futbolcu olacaktım. Nasıl gol atacağım hala rüyama girer Zaten şiirde de hep nasıl gol atacağımın peşindeyim ya! Ankara’da Taşmektep. Ahır gibi. B…k bir yer. Futbol da yok. Üstelik vekil oğlusun. Hiç sevmedim Ortaokul bitti, Atatürk Lisesi. Aynı numara orayı da sevmedim. Klasik şube harikaydı. Harika kadro, Nurullah Ataç, Cevdet Kudret ders veriyor. Nazım okuyoruz. Dünya edebiyatını tanıyoruz. Latince İlk şiirimi on yaşında yazdım. Babamın metresi olan hanımın yuvasındaydım. Yuvada bir çocuk öldü. Çok üzüldüm, arkasından şiir yazdım.Ben mümkün olduğu kadar aile içinde yaşadım. Bütün serseriliğime rağmen aile köklerimi kaybetmedim. Aile değil sade, arkadaşlarım için de böyledir. Öldükleri zaman Şiir yazarım.Şiire babamın yardımı çok oldu. Hep Şiir çevresindeydim. Babam okur, babaannem okur Şiire elverişli bir dünya yaratmıştı babam bana İngiltere dönüşümde çevreme çok dikkatli baktım. Herkesle beraber olmayı ve dinlemeyi seçtim. Cahit’le, Orhan’la Bu arada insan şiiri kaybedebilir de. Ama temelde şiir güdüsü yatıyordu. Dili iyi biliyorsan, şiirin ne olduğunu biliyorsan yazmadan duramazsın.Elbette hümanizma beni etkilemiştir. Böyle yetiştim ben. Baba Mevlevihane’de doğmuş, yetişmişti. Babam her ne kadar Batıcı, Atatürkçü, Batılılaşma hareketinin bir yığını olarak yaşamışsa da Şark edebiyatı, mistizm, Divan Edebiyatı ve bizim temel gökkubbemiz musikisini de birleştirmişti. Ama ben o kadar şanslı değilim. Hayatımda karım hariç iki şey sevdim: Şiir ve politika. Şiir nedir diye sorarlar. Şiir göklerde uçan nazenin bir balon’ değil; o balon çoktan patladı. Benim için şiir akıl ve heyecan meselesidir. İnsan beyninin yalnız yüzde 10’u bilinir, gerisi meçhul kıta. Şiir, beynin işlemeyen yüzde 90’ını harekete geçirmektir. Şiir bir terlemedir. Güneş güneş sözlerle ve böyle böyle eriyip gider. Dünya gibi tıpki; döndükçe terleye terleye Benim gördüğüm, aşk, sevmekten başlayan azgınlıktır. O kadar çok sevmek ve azmak lazımdır ki aşk için, hiç bir boğa seni tutamasın, hiç bir Oktay Rıfat’ın söylediği gibi: Kelimeler, günlük konuşma va iletişimde yıpranırlar. Oysa kelimeler bütünselliğin parçalarıdır. Şiir, kelimeleri bir galaksiye iade etmektir. Bu arada kurulan güzellikler, bütünlükler büyük bir happening olur. Eskiden babaanneme anlatırdım. Bak şimdi şu yazıdan 50 lira kazanacağım, ötekinden şu kadar diye. Kadıncağız kahkahalarla gülerdi. Hiçbiri doğru çıkmazdı. Para kazanmak için birtakım işler yaptım, tercümeler, fıkra yazarlığı. Ama aldığın para para değil, ekmek parası bile değil. Peki nasıl geçiniyorum? Ankara ve Dragos’taki baba evlerini sattık, Kuzguncuk’ta ev aldım. Artık babam sayesinde parasızlıktan şikayetim yok.Şiir benim için meslektir. Düne ve geleceğe bakışımla birlikte yürüyen özgür bir meslektir. Son zamanlarda kitaplarımdan gelen parayla yaşamımı sürdürüyorum. Bu benim için çok önemli birşey. Şiir yazmada intizamım var. Hep şiir düşünüyorum Ben ki, büyük planlarda, İşçi Partisi döneminde on yıl şiir yazmadIm Şimdi ciddi olarak çalışma olanağım var. Rahatım yerinde. W.B. Yeats’in dediği gibi: Ben gençken ilhamım ihtiyardı. Şimdi ben ihtiyarım, ilhamım genç Ben hep iki tür düş görüyorum. Ya futbol düşleri ya da erotik düşler. Erotik düşler, eski hikayelerle . Kadınları çok seviyorum. Kadın erkek çelişkisi çok önemli. Çok yakın bu iki cinsin, bu çelişkiyi gerilim içinde yaşaması bir mucize. Erotizm bu gerginliği yaşama. Hayatın temelindeki erotizm bu. En güzel yanı insanları ayakta tutması Yabancı bir televizyon görüncesinde bitkilerin nasıl çiftleştiğini seyrederken ağlıyorum Derken aklıma geliyor Güler’le ilk seviştiğimiz. Orda da ağladığını gülerek hatırlıyorum. Ben 7 yaşında 70 yaşında gibi hissettim kendimi. 70 yaşında da kendimi 7 yaşında gibi hissediyorum. Bundan dolayı iş karışık Belli bir yaştan sonra insanda çocuklaşma demeyeyim de, dünyaya çocuk açısından, çocuk gibi bakma ihtiyacı doğuyor. Zaten bazı şeyler de ancak çocukça anlatııabilir geliyor bana. Şiirden değil, çeviriden yattım. Che Guevura’nın İnsan ve Sosyalizm’ ile Che, Mao ve bir Amaerikalı generalin yazdığı Gerilla Harbi’ kitaplarını çevirmiştim. Amerikalı general kontrgerillayı anlatıyor. Dava dört yıl sürdü. Amerikalı general yüzünden mahkum olduk. Şairlerin hepsi hapishane kuşudur. Kendi kendilerine acımaktadırlardır ki, insanın en büyük kabahatı budur. Ondan dolayı çok güç çıkıyor şiir, daha doğrusu şair çıkmıyor da şiir çıkıyor ara sıra. Benim şiirimde de siyasetimde de hakim iki unsur var. Bu iki unsurun çelişkisi ve sentezi bana yaşama gücü veriyor. Olup bitene ve olup bitenin sorumlularına karşı öfke; olması gerekene, olabileceğe ve onu getirecek olan büyük emekçi ve aydın kitlelerine sevgi Öfke ile sevgi arasında çırpınan bir çelişkinin içinde yaşıyorum ben. Şiirlerimle de, siyasamla da, bana enerji, akıl ve yaşama sevinci veren şey, öfkeyle sevincin çelişkişi.Küfrü ve argoyu halk kullanuyor. Yazdığımız şey de halkın nabzı ve ağzı olduğuna göre elbette bu küfür de kendiliğinden katılıyor işin içine. Aslında küfür bir özgürlük davasıdır. Türkiye’de kala kala küfretme özgürlüğü kalacak. O özgürlüğü de elden bırakmak istemiyorum. Aslında bir kül tabağıdır dünya. İçine bir güneş bastırılmış. Amma da izmarit ha! Ölmekten değil, ölümün acısı olmasından, işkenceden korkuyorum. Ölüm içimizdedir, her doğan çocuğun içinde. Ölüm bütünselliktir. Bu bütünselliği bozacak, beni parçalayacak acıdan korkuyorum. İnsanı ezici, bütünselliği bozucu her şeyden nefret ediyorum ŞİİR GÜRÜLTÜDEN MÜZİĞE GEÇİŞTİR 1988 de kendisiyle yapılan bir söyleşide bu ifadeyi kullanan Can Yücel, müziğe geçişini şöyle anlatır : İlk şiirimi on yaşında yazdım. Babamın metresi olan hanımın yuvasıydayken. Yuvada bir çocuk öldü. Çok üzüldüm, arkasından bir şiir yazdım. Şiirime babamın yardımı çok oldu. Şiire elverişli bir dünya yaratmıştı babam bana… Hep şiir çevresindeydim. Dili iyi biliyorsan, şiirin ne olduğunu biliyorsan yazmadan duramazsın. Şairin şiire bakış açısını düşündüğümüzde, Octavia Pazla ilişkilendirmekte zorlanmayız. Bu ilişkiyi kuran ortaklık, Tek bir şiirin, kendini bütün şairlere yazdırması düşüncesidir. Octavia Paz, Şairler aslında bir tek şiiri yazar derken, Can Yücel şunları söyler : Ben şiiri ciddiye almıyorum ki zaten, yeterki şiir beni ciddiye alsın! Davetsiz misafirdir…Pat diye gelir O, ya bir afrika menekşesini ya ölen bir delikanlıyı bahane eder, oturur karşıma, kaldırabilirsen kaldır artık. ŞİİR YAŞAMI ÇEPEÇEVRE SARAN BİR İLKE.. Şiiri yaşamı çepeçevre saran bir bütünsellik olarak değerlendiren şairin şiirindeki temel öğeler, bu bütünsellik anlayışıyla bağdaşır : Mizah, alay, yergi, öfke, sevecenlik, lirizm, eleştirel bir dünya görüşü, siyasal bilinç…Can Yücelde mizah ve yergi başkasını küçük düşüren, gülünçleştiren bir mizah değildir. Yalanı, aldatmacayı, haksızlığı toplumsal düzenin ürünü olması açısından ele alır ve zaman zaman bunların farkında değilmiş gibi kendisiyle de dalga geçer. Onun şiirlerinde aldatanın da aldatılanın da gülünçlüğünü buluruz. HIYARARŞİ Can Yücel şiirlerinde var olan ironi için şunları söyler : Öfke ve sevgi, nefret ve lirizm Can Yücel şiirinde birbirini doğuran karşıt terimlerdir. Şiir yaşamı çekip çeviren bir ilke. Diyalektik şiirde öfke ve sevgi olarak tecelli ediyor.Bu sevgi ve öfkenin diyalektiği eytişimdir. Bu nedenle sevgi ve öfkenin bir bileşimi olarak ortaya çıkar sanat. Can Yücel kendisiyle yapılan bir söyleşide, şiir ve dil hakkındaki görüşlerini şöyle aktarmaktadır : |